Martin Heidegger 1950'lerde verdiği "Teknolojiye Yönelik Soru" başlıklı konferansta, teknolojiyi makinelerle ve aletlerle açıklamanın yetersiz kaldığını söyler.
Martin Heidegger 1950'lerde verdiği "Teknolojiye Yönelik Soru" başlıklı konferansta, teknolojiyi makinelerle ve aletlerle açıklamanın yetersiz kaldığını söyler. Ona göre teknolojinin özü teknik bir şey değildir. Teknoloji, dünyanın bize belli bir şekilde görünmesinin bir yoludur. Modern teknolojide dünya, her şeyi çağrılmaya ve kullanılmaya hazır bir stok olarak görünür. Nehir, enerji kaynağına; orman, kereste stoğuna; insan, işgücü kaynağına dönüşür. Heidegger bu bakış biçimine "Gestell", yani çerçeveleme adını verir.
Bu kavramı yapay zekâya taşımak kolay ve cazip, ama dikkatli olmak gerekiyor. Heidegger'in uyarısı makinelerin kötü olduğu değildi. Uyarısı, belli bir bakış biçiminin diğer bütün bakış biçimlerini dışarıda bırakma tehlikesiydi. Her şeyi bir kaynak olarak görmeye alıştığımızda, bir şeyle ona sahip olmadan, onu kullanmadan karşılaşmayı unutabiliriz.
Dil modelleri bilgiyi de bu anlamda "hazır stok" haline getiriyor. Her soru anında bir cevaba çevrilebiliyor. Bu büyük bir kolaylık. Ama Heidegger'in diliyle sorarsak: Cevabın her zaman hazır olduğu bir dünyada soru sormaya ne oluyor? Heidegger, sormanın düşüncenin en derin biçimi olduğunu, hatta onun bir tür adanmışlığı olduğunu söyler. Soru, cevaba giden bir engel değil, düşünmenin kendisidir. Bir soruyla uzun süre kalmak, onu taşımak, onunla birlikte değişmek, cevabı almaktan farklı bir deneyimdir.
Bu noktada kendimize dönmek gerekiyor, çünkü bu sütunun adı özeleştiri. Kolay olan, makineyi eleştirmek. Zor olan, kendi alışkanlıklarımızı görmek. Kaçımız bir soruyu gerçekten düşünmeden önce aramaya başlıyoruz? Kaçımız bir belirsizlikle birkaç dakika bile kalmaya tahammül edebiliyor? Makine bu sabırsızlığı yaratmadı, ama onu hiç olmadığı kadar kolay tatmin ediyor.
Makinenin kendisi de bize bir özeleştiri dersi veriyor. Dil modellerinin "halüsinasyon" dediğimiz hatası, bilmediği yerde bile emin konuşmasıdır. Ama bu, insan zihnine yabancı bir kusur değil. Biz de bilmediğimiz konularda kendinden emin cümleler kurarız, eksik bilgiyi tahminle doldurur, sonra tahminimize inanırız. Makinenin hatası, bizim kesinlik arzumuzun bir yansıması. Epistemik tevazu, yani bilginin sınırlarını kabul etmek, hem makine için hem insan için aynı erdem.
Heidegger bu tehlikenin içinde bir umut da görüyordu. Hölderlin'den ödünç aldığı bir düşünceyle, tehlikenin büyüdüğü yerde kurtaranın da büyüdüğünü söylüyordu. Belki de her cevabın hazır olduğu bir çağ, soru sormanın değerini hiç olmadığı kadar görünür kılacak. Hazır cevaplar çoğaldıkça, iyi bir soru daha nadir ve daha değerli hale geliyor.
Buradan bir alışkanlık önerilebilir: Makineye sormadan önce bir süre soruyla kalmak. Soruyu kendi kelimelerinle yeniden yazmak. Cevaptan sonra da soruyu kapatmamak, "bu cevap hangi yeni soruyu doğuruyor?" diye sormak. Teknolojiyi reddetmek değil, onun çerçevesinin dışında da bakabilmek.
Kritik EşikMakinenin emin yanılgısı, bizim kesinlik arzumuzun aynası. Cevapların hazır olduğu bir çağda iyi bir soru, en nadir şey.